Bu kısımda anahtar kelimelere göre konulara ulaşmanız mümkün olacak. Şu an veritabanımızı henüz oluşturmadığımız için anahtar kelimelere ulaşamamaktasınız.

  • Depresyon ölçekleri

  • Beck
2017-11-14 21:24:19

ÇOCUK VE ERGENLERDE DEPRESİF BOZUKLUK


Depresif bozukluklar çocukluğun ve ergenliğin tüm yaş gruplarında görülebilir, ancak yaş arttıkça görülme sıklığı da artar. Son yapılan çalışmalarda çocuk ve ergenlerin yaklaşık %20’sinde bir ruhsal bozukluk geliştiği ve bunların en sık görülenlerinden birisinin de depresif bozukluk olduğu saptanmıştır.
Depresif bozukluk, mutsuzluk, ilgi kaybı, günlük aktivitelerden keyif alamama, huzursuzluk, irritabilite, enerji azalması, konsantrasyon güçlüğü, iştah ve uyku değişiklikleri, bedensel yakınmalar(karın ağrısı, baş ağrısı, çarpıntı, terleme,…), aile ve arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme ve sosyal geri çekilme gibi bulgularla karakterize epizodik bir ruhsal bozukluktur. Bu bulguların hepsinin bir arada bulunma şartı yoktur. Bu bulgular çocuk ve ergenin yaşına, cinsiyetine, eğitimine ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösterebilir. Mesela küçük çocuklarda depresif bozukluk, işitsel halüsinasyonlar ve hayali oyun arkadaşları ile oynama, içe çekilme şeklinde görülebilirken, daha büyük çocuklarda bu bulguların yerini yaşamdan zevk alamama, ümitsizlik duyguları ve intihar düşünceleri  alır.
Çalışmalarda depresif bozukluk, okul öncesi çocuklarda yaklaşık %1-2 oranında, okul çağındaki çocuklarda yaklaşık %2-3 oranında, ergenlerde de yaklaşık %5-10 oranında görüldüğü bulunmuştur. Çocukluk çağında kızlarda ve erkeklerde aynı sıklıkta görülen depresif bozukluk, ergenlik döneminde erkeklerde kızlara göre yaklaşık 2 kat daha sık görülmektedir. Yapılan bir meta-analiz çalışmasında da 13 yaştan sonra depresif bozukluk sıklığının anlamlı bir artış gösterdiği bildirilmiştir.

RİSK ETMENLERİ:

1) Ailesel ve genetik:
Çalışmalar, serotonin taşıyıcı gende (5-HTT) ve MAO-A geni üzerinde anlamlı sonuçlar bulmuş ve depresif bozukluğun %50’sinin genetik geçişli olduğunu göstermiştir. Stres-diyatez modelinde de bu durum, bir stresle etkileşim sonucu yapısal yatkınlığı olanlarda daha kolay psikiyatrik bozukluk tablolarının çıkabildiği şeklinde açıklanmıştır. Yapılan çalışmalar ayrıca, bir ebeveyninde depresif bozukluk olan  çocuklarda depresyon görülme riskinin 2 kat artırdığını, her iki ebeveyninde depresif bozukluk olan  çocuklarda ise bu riskin 4 kat artırdığını göstermiştir.
2) Biyolojik faktörler:
Kortizol, leptin, ghrelin, beyin kökenli nörotrofik faktör (BDNF), NT-3 gibi nörotrfik faktörler, büyüme hormonu, tiroid hormonu ve polisomnografi ile yapılan uyku çalışmalarında anlamlı sonuçlar bulan çalışmalar mevcutur.  
Menarş(adet) sonrası kız çocuklarında da depresyon riskinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.
3) Psikososyal faktörler:
Çocukluk çağındaki travmalar ve olumsuz aile ortamı (aile içi kavgalar, boşanma, ebeveynlerde alkol ve/veya madde kullanımı, geniş aile, fiziksel/cinsel/duygusal ihmal ve/veya istismar, ebeveyn ölümü, ailenin sosyo-ekonomik durumu, … gibi) : Çalışmalar 11-13 yaşından önce ebeveyn kaybı olan çocuklarda depresif bozukluk riskinin çok yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca küçük yaştaki çocukların ailelerinden aldıkları kötü-olumsuz geri bildirimler çocuklarda olumsuz benlik algısı oluşmasına ve depresyona yatkınlığı artırmaktadır.
-Çocuğun son bir yıl içinde sınıf tekrarı yapması, son bir yıl içinde arkadaş kaybı yaşaması,
-Çocuğun sigara içiyor olması, …
 
TANI ve TEDAVİ:
 
Çocuk ve ergenlerde özellikle aşağıdaki bulguların olması, çocuğun/ergenin bir çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından depresif bozukluk açısından değerlendirilmesi gerektiği önerilmektedir:
- Huzursuzluk,
- Yaptığı faaliyetlere karşı (spor,müzik gibi) ilgi kaybı ve kronik yorgunluk,
- Sosyal ortamlardan uzaklaşma, sosyal problemlerin artması, sosyal içe çekilme,
- Kendi kendine ağlama atakları,
- Akademik performansta düşme,
-Okuldan, evden kaçma,
- Sebebi açıklanamayan karın ağrısı, baş ağrısı, kendini hasta hissetme duygusu,
- Davranım bozukluğu (şiddete meyil gibi,…)
- Uyku ve iştahta azalma veya artma,
-Sigara,alkol ve/veya madde kullanımı,
- İntihar düşüncesi ve/veya girişimi.

*Yapılan çalışmalarda depresif bozukluk tedavisi için önerilen yol;
İlk önce çocuk ve yakın çevresinden (ailesi, bakıcısı, öğretmenleri,…) geniş bir bilgi alınmalıdır.
Sonra depresyon şiddeti belirlenmelidir.(Hafif-Orta-Ağır)
Çocuğa ve aileye psikoeğitim verilmelidir.
Depresyonun şiddetine göre tedavi planlanmalıdır. (Hafif şiddette bir depresyon sadece terapötik bir yaklaşımla tedavi edilebilirken, orta ve ağır şiddette bir depresyonun hem farmakoterapi(ilaç tedavisi) hem de psikoterapi(analitik yönelimli, destekleyici, bilişsel davranışçı terapiler) ile tedavi edilmesi gerekir.)
*İlaç tedavisinin (serotonin geri alım inhibitörleri) yanıtı yaklaşık 3-4 hafta gibi başlar ve 4. haftanın sonunda parsiyel yanıt alınması beklenir ve ona uygun tedavi düzeni seçilir, en az 8 hafta ilaç kullanılmalıdır; yine de tedaviye yanıtsız/dirençli olgularda ilaç değişimi, destek ilaç tedavisi ya da augmentasyon yapılır,  tam remisyondan (hastalığa ait bulguların tamamına yakının yok olması) sonra ilaç tedavisi 1 yıla tamamlanmalıdır.
*Psikoterapi, bu tedavilerin her basamağında uygulanmalıdır.

GİDİŞ:
Klinikte takip edilen çocuk ve ergenlerde bir depresyon epizodu ortalama 8 ay sürmektedir. Hem klinik hem de toplum bazlı örneklemlerde, 1-2 yıllık remisyon sonrası hastalığın tekrarlama olasılığı %20 ile %60 arasıyken, izlem 5 sene yapılınca hastalığın tekrarlama olasılığı %70’e yaklaşmaktadır. Bildirilen bu yüksek tekrarlama oranları, depresyonu olan bazı çocuk ve ergenlerin yetişkinlik depresyonu açısından büyük risk altında olduğunu göstermektedir.
Yüksek şiddet, kronik seyir, çoklu tekrarlayan epizodlar, negatif bilişsel mizaç, suicid dışı kendine zarar verici davranışlar, düşük sosyoekonomik düzey, olumsuz aile ortamı, madde kötüye kullanımı, ihmal ve istismar olumsuz-kötü gidişatın öngörücülerindendir.

Not: Bu makalenin içeriği yalnızca genel bilgi verme amaçlıdır ve sağlık görevlilerinin tavsiyelerinin yerine geçecek şekilde ele alınmamalıdır. Eğer hastalık şüphesi duyuyorsanız en yakın ruh sağlığı birimine ya da sağlık kuruluşuna başvurun.